13 Haziran’ da 1 milyon 22 bin 658 çocuk- hepimiz öğrenciyiz- zekâsının veya potansiyelinin değil, sadece "sistemle uyumlanma kabiliyetinin" ölçüldüğü LGS (Liselere Geçiş Sistemi) sınavına girecek.
Dev LGS endüstrisi bu cumartesi sahneye çıkacak. Soru tutturan yayınevleri, derece yapan öğrencisi olan özel eğitim kurumları, LGS koçları, psikolojik danışmanlar, odaklanmayı en çok arttıran ilaç üreten firmalar ve yapay zekâ destekli deneme takip sistemleri sahipleri; dev çarklarının dişlerini daha büyük bir iştahla döndürecekler çocukların kaybolan çocukluklarının üzerinde. Çocuklar ve öğretmenler bu devasa endüstrinin hem ham maddesi hem de dişlileri arasında ezilen işçileri. Sektör, çocuğun masumiyetini ve sistem karşısında köşeye sıkışan öğretmenin çaresizliğini paketleyip yeni ücretlerini bağıracak dört bir yandan.
Bu endüstrinin en sadık müşterileri ve ne yazık ki en acımasız cellatları korkularıyla kendi tatmin edilmemiş egolarını çocuklarının optik formlarında arayan yeni nesil "psikopat" LGS anne ve babaları. Bu ebeveynler için çocuk; podyuma sürülecek bir yarış atı, bir proje, dosta düşmana karşı sergilenecek bir başarı madalyası. Net sayılarını birer hisse senedi gibi takip eden, akşam yemeklerini "Kaç yanlışın var?" sorgusuna çeviren, evlerini askeri kışlaya dönüştüren birer çılgın komutan. Komşunun çocuğunun netiyle kendi evladının varoluşunu kıyaslayan bu hastalıklı sevgi biçimi, çocuğun sırtına sınavın kendisinden daha ağır bir kambur yükler. Herkes gücü yettiğine… Hiçbir veli sormaz “Neden her lise nitelikli değil?”. Kimse sorgulamaz bu sınavın gerçekten bir kazananı, kaybedeni var mı? 2025 LGS sınavında 719 tam puan alan öğrencinin ortalama 400’ü Türkiye’nin en iyi ilk üç lisesine girebildi. Diğer öğrenciler için 500 tam puan almak yetmedi. 500 tam puan almak yetmedi. 500 tam puan almak yetmedi.
Dünyanın gelişmiş herhangi bir medeniyetinde, bir çocuğun hayallerine giden kapıları aralaması için %10’luk bir başarı diliminde yer alması fazlasıyla yeterliyken bu topraklarda %1 bile yetmiyor. Çünkü bizde sistem, adil bir eleme mekanizması değil, kitlesel bir imha operasyonu gibi çalışıyor.
Son tahlilde LGS, geçilmesi gereken bir köprü değil, çocukluğun üzerine çekilen erkenci bir perdedir. Ezberi iyi olan, baskı altında soğukkanlı kalabilen ve bir şablonu hızla tekrar edebilen çocuklar omuzları çöktükçe uzaklaştı kendinden. Şiirdeki her sanatı buluyor ama şiirin ritmini duymuyor. Metindeki “değil”, “çıkarılamaz” ne varsa söylüyor ama anlamıyor. Kimi çaldığı enstrümanı bırakıyor, müzikten vazgeçiyor. Kimi yaptığı sporu bırakıp enerjisini askıya alıyor. Evet, LGS telafisi ve tekrarı olmayan önemli bir sınavdır ama asla ve asla bir hayatın yönünü, kalitesini ve değerini belirleyen nihai hüküm değildir.
Dileğim odur ki; o sınav salonundan çıkan hiçbir çocuk, üç yanlışın kendi doğrularını, kendi eşsiz ruhlarını götürmesine izin vermesin. Çünkü hayat, hiçbir zaman iki ya da tek oturumluk bir testten ibaret olmadı ve hiçbir optik okuyucu, bir çocuğun kalbindeki dehanın rengini okuyamadı.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem Çırak Ay
Kurşun Kalemle Çizilen Sınırlar
13 Haziran’ da 1 milyon 22 bin 658 çocuk- hepimiz öğrenciyiz- zekâsının veya potansiyelinin değil, sadece "sistemle uyumlanma kabiliyetinin" ölçüldüğü LGS (Liselere Geçiş Sistemi) sınavına girecek.
Dev LGS endüstrisi bu cumartesi sahneye çıkacak. Soru tutturan yayınevleri, derece yapan öğrencisi olan özel eğitim kurumları, LGS koçları, psikolojik danışmanlar, odaklanmayı en çok arttıran ilaç üreten firmalar ve yapay zekâ destekli deneme takip sistemleri sahipleri; dev çarklarının dişlerini daha büyük bir iştahla döndürecekler çocukların kaybolan çocukluklarının üzerinde. Çocuklar ve öğretmenler bu devasa endüstrinin hem ham maddesi hem de dişlileri arasında ezilen işçileri. Sektör, çocuğun masumiyetini ve sistem karşısında köşeye sıkışan öğretmenin çaresizliğini paketleyip yeni ücretlerini bağıracak dört bir yandan.
Bu endüstrinin en sadık müşterileri ve ne yazık ki en acımasız cellatları korkularıyla kendi tatmin edilmemiş egolarını çocuklarının optik formlarında arayan yeni nesil "psikopat" LGS anne ve babaları. Bu ebeveynler için çocuk; podyuma sürülecek bir yarış atı, bir proje, dosta düşmana karşı sergilenecek bir başarı madalyası. Net sayılarını birer hisse senedi gibi takip eden, akşam yemeklerini "Kaç yanlışın var?" sorgusuna çeviren, evlerini askeri kışlaya dönüştüren birer çılgın komutan. Komşunun çocuğunun netiyle kendi evladının varoluşunu kıyaslayan bu hastalıklı sevgi biçimi, çocuğun sırtına sınavın kendisinden daha ağır bir kambur yükler. Herkes gücü yettiğine… Hiçbir veli sormaz “Neden her lise nitelikli değil?”. Kimse sorgulamaz bu sınavın gerçekten bir kazananı, kaybedeni var mı? 2025 LGS sınavında 719 tam puan alan öğrencinin ortalama 400’ü Türkiye’nin en iyi ilk üç lisesine girebildi. Diğer öğrenciler için 500 tam puan almak yetmedi. 500 tam puan almak yetmedi. 500 tam puan almak yetmedi.
Dünyanın gelişmiş herhangi bir medeniyetinde, bir çocuğun hayallerine giden kapıları aralaması için %10’luk bir başarı diliminde yer alması fazlasıyla yeterliyken bu topraklarda %1 bile yetmiyor. Çünkü bizde sistem, adil bir eleme mekanizması değil, kitlesel bir imha operasyonu gibi çalışıyor.
Son tahlilde LGS, geçilmesi gereken bir köprü değil, çocukluğun üzerine çekilen erkenci bir perdedir. Ezberi iyi olan, baskı altında soğukkanlı kalabilen ve bir şablonu hızla tekrar edebilen çocuklar omuzları çöktükçe uzaklaştı kendinden. Şiirdeki her sanatı buluyor ama şiirin ritmini duymuyor. Metindeki “değil”, “çıkarılamaz” ne varsa söylüyor ama anlamıyor. Kimi çaldığı enstrümanı bırakıyor, müzikten vazgeçiyor. Kimi yaptığı sporu bırakıp enerjisini askıya alıyor. Evet, LGS telafisi ve tekrarı olmayan önemli bir sınavdır ama asla ve asla bir hayatın yönünü, kalitesini ve değerini belirleyen nihai hüküm değildir.
Dileğim odur ki; o sınav salonundan çıkan hiçbir çocuk, üç yanlışın kendi doğrularını, kendi eşsiz ruhlarını götürmesine izin vermesin. Çünkü hayat, hiçbir zaman iki ya da tek oturumluk bir testten ibaret olmadı ve hiçbir optik okuyucu, bir çocuğun kalbindeki dehanın rengini okuyamadı.