Sayıların, raporların, kurumsal tedbirlerin ve mülkiyet sınırlarının ötesine geçtiğimde, kendimi her şeyi eşitleyen o mutlak, simsiyah sessizliğin ortasında buluyorum. Yangın üzerine düşünmek, yangın haberlerini dinlemek, gökyüzüne büyük bir ısrarla süzülen o simsiyah dumanı izlemek, artık benim için teknik bir mesele ya da sadece insana dair bir kaygı değil; yeryüzünün hafızasını kaybetmesine tutulan derin ve ortak bir yas biçimidir. Çünkü alevlerin dili ne ırk ne tür ne de sınır tanır; o, değdiği her hayatı tek bir ortak paydaya, yani çıplak bir varoluş acısına indirger.
Yeşil, hayatın her tonunu barındıran, her canlıya kendi dilince yaşam hakkı tanıyan çoğulcu bir renkken; kül, her şeyi tek bir renge boyayan, tüm farklılıkları yutan monarşik bir diktatördür. İşte bu kapkara diktatörlüğün hüküm sürdüğü o dumanı tüten manzaranın ortasında, insanın ve doğanın yazgısı sarsıcı bir köprüyle birbirine bağlanır. Yüzyıllık bir çam ağacının gövdesindeki oyukta nesillerdir kozalak biriktiren bir sincapla, o ağacın gölgesindeki taş evinde çocukluğunun fotoğraflarını, ninesinden kalma sandığı saklayan insanın kaderi aynı fırında erir.
Bizler, tuğlalardan ördüğümüz modern dünyada kendimizi doğanın geri kalanından daha korunaklı, daha "hak sahibi" zannederiz. Bu yüzden evimiz olduğunu unuttuğumuz o yeşile gittiğimizde arkamızda bir çöp yığını bırakırız, hoyratça davranırız. O alevin sıcaklığı yüzümüze vurmaz sanırız, yanan çöpün kokusu ciğerlerimizi doldurmaz. Oysa ateşin karşısında insanın yuvası ile kurdun ini, kuşun yuvası aynı trajik kırılganlığa sahiptir. Bir insanın, ömrünü harcayarak kurduğu yuvasının birkaç dakika içinde yanan çatısına bakarken hissettiği o devasa iç boşluğu; dal uçlarında sadece canını kurtarmak için çırpınan, arkasında ise henüz uçmayı öğrenememiş yavrularını ve binbir emekle ördüğü o küçük saman yatağını bırakan bir kuşun göğsündeki sıkışmayla tamamen aynıdır. Yangın, canlılığın zamansal sürekliliğini bıçak gibi keser.
Alevler dindiğinde, evinin küllerini eşeleyen bir insanla, kömürleşmiş bir dalın üstüne tünemiş, nereye gideceğini bilmeden bomboş gökyüzüne bakan bir baykuşun bakışlarında aynı felsefi soru asılı kalır: Şimdi nereye ait olacağım? İnsan için salonun köşesindeki o eski ahşap masa neyse, bir porsuk için de toprağın altında kokusuyla yönünü bulduğu o karanlık dehliz odur: Hafıza, güvenlik ve aidiyet.
Bu yüzden, yangın hikâyelerini uzaktan izleyen birer seyirci olmaktan vazgeçmediğimiz müddetçe, coğrafyanın bu en büyük trajedisi bizim de entelektüel ve vicdani intiharımız olacaktır. Gerçek empati, insanın sadece kendi türünün çatısı için ağlaması değil; külün o kibirli eşitleyiciliğine karşı durarak, yanan o ormanda tıpkı kendisi gibi anıları, alışkanlıkları ve sığınakları olan milyarlarca gizli ev sahibinin tahliye edilemeyen yuvaları için de derinden bir mahcubiyet duyabilmesidir. Gerçek koruma refleksini doğuracak olan şey de uçak kapasiteleri değil, insanın ağacın gölgesine basarken duyması gereken bu ilkel ve kutsal suçluluk duygusudur.
Ancak insan, bu kutsal suçluluk duygusunu çaresiz bir yas ayini olmaktan çıkarmalıdır; felaket kapıyı çalmadan önce doğanın hakimi değil, sıradan bir parçası olduğumuzu kabul ettiğimiz an, doğanın korunması bir zorunluluk değil, içgüdüsel bir reflekse dönüşecektir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem Çırak Ay
Külün Felsefesi: Ortak Bir Evsizliğin Anatomisi
Sayıların, raporların, kurumsal tedbirlerin ve mülkiyet sınırlarının ötesine geçtiğimde, kendimi her şeyi eşitleyen o mutlak, simsiyah sessizliğin ortasında buluyorum. Yangın üzerine düşünmek, yangın haberlerini dinlemek, gökyüzüne büyük bir ısrarla süzülen o simsiyah dumanı izlemek, artık benim için teknik bir mesele ya da sadece insana dair bir kaygı değil; yeryüzünün hafızasını kaybetmesine tutulan derin ve ortak bir yas biçimidir. Çünkü alevlerin dili ne ırk ne tür ne de sınır tanır; o, değdiği her hayatı tek bir ortak paydaya, yani çıplak bir varoluş acısına indirger.
Yeşil, hayatın her tonunu barındıran, her canlıya kendi dilince yaşam hakkı tanıyan çoğulcu bir renkken; kül, her şeyi tek bir renge boyayan, tüm farklılıkları yutan monarşik bir diktatördür. İşte bu kapkara diktatörlüğün hüküm sürdüğü o dumanı tüten manzaranın ortasında, insanın ve doğanın yazgısı sarsıcı bir köprüyle birbirine bağlanır. Yüzyıllık bir çam ağacının gövdesindeki oyukta nesillerdir kozalak biriktiren bir sincapla, o ağacın gölgesindeki taş evinde çocukluğunun fotoğraflarını, ninesinden kalma sandığı saklayan insanın kaderi aynı fırında erir.
Bizler, tuğlalardan ördüğümüz modern dünyada kendimizi doğanın geri kalanından daha korunaklı, daha "hak sahibi" zannederiz. Bu yüzden evimiz olduğunu unuttuğumuz o yeşile gittiğimizde arkamızda bir çöp yığını bırakırız, hoyratça davranırız. O alevin sıcaklığı yüzümüze vurmaz sanırız, yanan çöpün kokusu ciğerlerimizi doldurmaz. Oysa ateşin karşısında insanın yuvası ile kurdun ini, kuşun yuvası aynı trajik kırılganlığa sahiptir. Bir insanın, ömrünü harcayarak kurduğu yuvasının birkaç dakika içinde yanan çatısına bakarken hissettiği o devasa iç boşluğu; dal uçlarında sadece canını kurtarmak için çırpınan, arkasında ise henüz uçmayı öğrenememiş yavrularını ve binbir emekle ördüğü o küçük saman yatağını bırakan bir kuşun göğsündeki sıkışmayla tamamen aynıdır. Yangın, canlılığın zamansal sürekliliğini bıçak gibi keser.
Alevler dindiğinde, evinin küllerini eşeleyen bir insanla, kömürleşmiş bir dalın üstüne tünemiş, nereye gideceğini bilmeden bomboş gökyüzüne bakan bir baykuşun bakışlarında aynı felsefi soru asılı kalır: Şimdi nereye ait olacağım? İnsan için salonun köşesindeki o eski ahşap masa neyse, bir porsuk için de toprağın altında kokusuyla yönünü bulduğu o karanlık dehliz odur: Hafıza, güvenlik ve aidiyet.
Bu yüzden, yangın hikâyelerini uzaktan izleyen birer seyirci olmaktan vazgeçmediğimiz müddetçe, coğrafyanın bu en büyük trajedisi bizim de entelektüel ve vicdani intiharımız olacaktır. Gerçek empati, insanın sadece kendi türünün çatısı için ağlaması değil; külün o kibirli eşitleyiciliğine karşı durarak, yanan o ormanda tıpkı kendisi gibi anıları, alışkanlıkları ve sığınakları olan milyarlarca gizli ev sahibinin tahliye edilemeyen yuvaları için de derinden bir mahcubiyet duyabilmesidir. Gerçek koruma refleksini doğuracak olan şey de uçak kapasiteleri değil, insanın ağacın gölgesine basarken duyması gereken bu ilkel ve kutsal suçluluk duygusudur.
Ancak insan, bu kutsal suçluluk duygusunu çaresiz bir yas ayini olmaktan çıkarmalıdır; felaket kapıyı çalmadan önce doğanın hakimi değil, sıradan bir parçası olduğumuzu kabul ettiğimiz an, doğanın korunması bir zorunluluk değil, içgüdüsel bir reflekse dönüşecektir.