Hava Durumu

İsimlerin Ölümü Üzerine

Yazının Giriş Tarihi: 06.06.2026 00:42
Yazının Güncellenme Tarihi: 06.06.2026 00:44

Bir insan önce adını kaybeder. Sonra gölgesini. En son da kendisini.

Hayatın boyunca edindiğin kimlikler yapışır isminin önüne arkasına. Ta ki ismin arada kayboluncaya kadar... Sonra sen de duymaya duymaya unutursun adını. Sonra gölgen düşmez olur yere, doğrulamazsın yerinden. En son üzerine biraz taşlı, kuru bir toprak atıverirler.

Ne olursan ol değişmez bu sıralama. Dünyanın en iyi ressamı da olsan, göğü yeşile toprağı maviye de boyasan; dünyanın en iyi müziğini de bestelesen, atan her bir kalpte yankın da olsa; doktor olsan da tüm insanlığın hayatını kurtarsan; yazar olsan sözcüklerle dans edip akıllara, ruha tercüman olsan; siyaset koridorlarında dolaşıp ülkeler yönetsen; öğretmen olsan bilgiye ersen, ışık olsan da ışıklarda uyursun.

Tuhaftır ki insan, avucuna bırakılacak bir tutam kuru toprağı unutup dünyaları sığdırmak ister heybesine. Sonunu bildiği bir filmi en önden izlemek için hırpalar durur yanındakini. Bir adım sonrası uçurumken, arkasında bıraktığı basamakları sayar gururla; daha yükseğe, hep daha yükseğe... Üzerine dikilecek taşa adını altın harflerle yazdırmak için, o adın asıl sahibini, yani kendini harcar yol boyunca. Doymak bilmez bir iştahla yutar zamanı, unvanları, insanları. Gözü doymaz, nefsi durulmaz, hırsı dizginlenmez. Nihayetinde bir bez parçasına sarılacağını bile bile…

Antik tragedyalarda kahramanlar genellikle iki biçimde ölür: ya zafer içinde ya da kendi hamartiaları, yani özlerindeki o köklü kusur, tarafından yutularak. Hamartia çoğu zaman ölümcül bir hata değildir; çoğu zaman bir kişilik kusuru, bir körlüktür, bir ısrar, kendini olduğundan büyük görmenin o sessiz kibridir. Bu kibir çevresindeki her şeyi tüketir: dostluğu, güveni, mirası, umudu, en sonunda da adı.

En çok da o siyaset koridorlarında, muktedirlerin dünyasında yaşanır bu büyük körlük. Altındaki deri koltuk doluyken hayatı, gücü, o bitmek bilmez ziyaretleri ve yazışmaları canlı sanır insan. Çevresini saran o gürültülü alkışın etine kemiğine, kendi şahsına ait olduğunu zannedecek kadar sarhoş olur iktidarın yoğunluğundan. Oysa o alkış insana değil, altındaki o cansız ahşaba, o geçici makama aittir; bilmez. Makam boşaldığı an alkış da durmaz, usulca başka bir kapıya yürür. Geriye sadece, onlarca yıldır kendi hırsının gürültüsünden hiç duymadığı, yabancı ve çıplak kendi sesi kalır.

"Ölünceye kadar gitmem." diye haykıranlar, aslında yaşama iştahını değil, gitmeyi bilmeyen bir karakterin çaresizliğini ilan ederler. Bilmezler ki siyasette ölüm, o kuru topraktan çok daha önce, o koltuğa yapışıldığı an gelir. Asıl trajedi ise buradadır. Tek bir insanın koltuk sevdası ve şahsi hırsları yüzünden milyonların umudu boyun eğer ölüme. İnsan kendi kırgınlıklarını, geçmiş hesaplarını ve o sessiz kibrini ülkenin geleceğine siper ettiğinde, artık sadece kendi sonunu değil, koca bir halkın hikâyesini de karanlığa gömüyordur.

Nihayetinde ne olursan ol, hangi koltuğun ihtişamına sığınırsan sığın, o kaçınılmaz sıralama hiç değişmez. En son üzerine biraz taşlı, kuru bir toprak atıverirler. İşte bu yüzden, sadece yaşamak değil; gitmeyi bilmek, zamanı geldiğinde ölmeyi bilmek de bir sanattır. Ve bu sanatı öğrenemeyenler, tarihin aynasına baktıklarında arkalarında sadece bir enkaz bulurlar; onlar tarihe yalnızca kendilerinin değil, gölgelerinde boğdukları o tertemiz umutların da katili olarak geçerler.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.