23 Nisan'ın Gölgesinde: Çocukluğu Korumak, Anlamak ve Doğru Yaklaşmak Üzerine
Yazının Giriş Tarihi: 23.04.2026 16:44
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.04.2026 16:47
Her yıl büyük bir coşkuyla kutladığımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, yalnızca bir bayram değil; çocuklara duyulan güvenin ve geleceğe olan inancın en güçlü ifadesidir. Atatürk'e göre çocuklar, bir milletin yarınıdır, bir gelecek vizyonudur.
Bugün ise çocuklara dair konuşurken yalnızca törenlerden değil; ihmal edilen duygulardan, yanlış yaklaşımlardan, çocuk istismarından, şiddet olaylarından ve çoğu zaman fark edilmeyen psikolojik ihtiyaçlardan da söz ediyoruz.
Ama burada durup kendimize biraz daha dürüst bir soru sormamız gerekiyor:
Biz ne yapıyoruz?
Çocuğumuzu okula yetiştirirken, okuldan alırken "Dur, anlat bakalım." demeye vaktimiz olmuyor. Akşam ekran başında oturan bir çocuğa "Kalk da bir şeyler yap." diyoruz; ama onunla birlikte kalkmıyoruz. "Senin yaşında ben…" diye başlayan cümlelerle onu anlamaya değil, susturmaya çalışıyoruz. Ve çoğu zaman farkında bile olmadan, kafamızdaki "ideal çocuk" kalıbına göre onu yeniden biçimlendirmeye girişiyoruz. Sessiz olsun, söz dinlesin, derslerinde başarılı olsun, bizi mahcup etmesin… Oysa her çocuğun mizacı, ilgi alanı ve gelişim hızı birbirinden farklıdır. Biz bu farklılıkları kabul etmek yerine törpülemeye çalıştığımızda, aslında çocuğun kendiliğine müdahale etmiş oluyoruz. Onu olduğu gibi sevmek yerine, olmasını istediğimiz gibi seviyoruz. Bu, ince ama derin bir fark.
Öğretmenlerimize hem ebeveyn hem psikolog hem de öğretmen rolü biçiyoruz, sonra da "Sen karışamazsın." diyoruz. Çocuğumuzun hayatını kullanmayı bilmediğimiz teknolojilerle donatıp kullanma yasakları getiriyoruz ya da daha kötüsü hiç umursamayıp çocuklarımızın kendilerini bizim olmadığımız bir dünyada kaybetmelerine göz yumuyoruz.
İyi çocuk yetiştirme algımızın merkezinde ise yıllardır sorgulamadığımız bir inanç var: Akademik başarının her şeyin önünde olduğu. Karnedeki notlar, sınav sonuçları, sıralamalar; çocuğun değerinin ölçüsü hâline geliyor. Çocuğun mutlu olup olmadığı, kendini güvende hissedip hissetmediği, arkadaş ilişkileri, duygusal gelişimi… Bunların hepsi çoğu zaman ikinci plana itiliyor. Oysa duygusal olarak henüz tamamlanmamış bir çocuktan kalıcı bir başarı beklemek, temelsiz bir binaya kat çıkmaya benziyor.
Bu akademik başarı baskısı birikince, bazılarımız hızlı ve kolay çözüm aramaya başlıyor. Özellikle dikkat sorunları, hareketlilik ya da ders başarısındaki düşüş söz konusu olduğunda, doğrudan ilaç kullanımı bir "çözüm" gibi görünmeye başlıyor. Burada çok hassas bir çizgi var: Doğru tanı ve doğru takiple ilaç tedavisi, gerçekten etkili bir araç olabilir. Ancak altında yatan nedeni anlamadan, duygusal ihtiyaçları görmeden, yalnızca "odaklanabilsin, dersleri düzelsin" diye aceleci bir kararla başlanan ilaç kullanımı; sorunu çözmek değil, üstünü örtmektir. Ve örtülen her sorun, bir gün daha ağır bir yükle geri döner.
Çocuklarımıza, "Sen olduğun hâlinle yeterli değilsin, değiştirilmen gerekiyor." diyoruz. Bunu en kestirme yoldan yapmak için elimizden gelen her şeyi deniyoruz. Aldığımız tek sorumluluk, projeyi tamamlamak.
Farkında olmadan kuruyoruz o kırgınlıkları, yalnızlıkları. Bazen bir cümleyle. Bazen bir bakışla. Bazen sadece yokluğumuzla.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, dünyada çocuklara ithaf edilmiş tek bayramdır. Bizim zamanımızda dünyanın her yerinden çocuklar gelir, evlerimizde misafir olurdu; dünyadaki tüm çocuklarla birlikte kutlardık. Bugün okullarımızın önünde polis bekledi; neyse ki hiçbir sorun yaşanmadan Ulu Önder Atatürk'ü ve bugünü göremeyen arkadaşlarını anma fırsatı buldular.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem Çırak Ay
23 Nisan'ın Gölgesinde: Çocukluğu Korumak, Anlamak ve Doğru Yaklaşmak Üzerine
Her yıl büyük bir coşkuyla kutladığımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, yalnızca bir bayram değil; çocuklara duyulan güvenin ve geleceğe olan inancın en güçlü ifadesidir. Atatürk'e göre çocuklar, bir milletin yarınıdır, bir gelecek vizyonudur.
Bugün ise çocuklara dair konuşurken yalnızca törenlerden değil; ihmal edilen duygulardan, yanlış yaklaşımlardan, çocuk istismarından, şiddet olaylarından ve çoğu zaman fark edilmeyen psikolojik ihtiyaçlardan da söz ediyoruz.
Ama burada durup kendimize biraz daha dürüst bir soru sormamız gerekiyor:
Biz ne yapıyoruz?
Çocuğumuzu okula yetiştirirken, okuldan alırken "Dur, anlat bakalım." demeye vaktimiz olmuyor. Akşam ekran başında oturan bir çocuğa "Kalk da bir şeyler yap." diyoruz; ama onunla birlikte kalkmıyoruz. "Senin yaşında ben…" diye başlayan cümlelerle onu anlamaya değil, susturmaya çalışıyoruz. Ve çoğu zaman farkında bile olmadan, kafamızdaki "ideal çocuk" kalıbına göre onu yeniden biçimlendirmeye girişiyoruz. Sessiz olsun, söz dinlesin, derslerinde başarılı olsun, bizi mahcup etmesin… Oysa her çocuğun mizacı, ilgi alanı ve gelişim hızı birbirinden farklıdır. Biz bu farklılıkları kabul etmek yerine törpülemeye çalıştığımızda, aslında çocuğun kendiliğine müdahale etmiş oluyoruz. Onu olduğu gibi sevmek yerine, olmasını istediğimiz gibi seviyoruz. Bu, ince ama derin bir fark.
Öğretmenlerimize hem ebeveyn hem psikolog hem de öğretmen rolü biçiyoruz, sonra da "Sen karışamazsın." diyoruz. Çocuğumuzun hayatını kullanmayı bilmediğimiz teknolojilerle donatıp kullanma yasakları getiriyoruz ya da daha kötüsü hiç umursamayıp çocuklarımızın kendilerini bizim olmadığımız bir dünyada kaybetmelerine göz yumuyoruz.
İyi çocuk yetiştirme algımızın merkezinde ise yıllardır sorgulamadığımız bir inanç var: Akademik başarının her şeyin önünde olduğu. Karnedeki notlar, sınav sonuçları, sıralamalar; çocuğun değerinin ölçüsü hâline geliyor. Çocuğun mutlu olup olmadığı, kendini güvende hissedip hissetmediği, arkadaş ilişkileri, duygusal gelişimi… Bunların hepsi çoğu zaman ikinci plana itiliyor. Oysa duygusal olarak henüz tamamlanmamış bir çocuktan kalıcı bir başarı beklemek, temelsiz bir binaya kat çıkmaya benziyor.
Bu akademik başarı baskısı birikince, bazılarımız hızlı ve kolay çözüm aramaya başlıyor. Özellikle dikkat sorunları, hareketlilik ya da ders başarısındaki düşüş söz konusu olduğunda, doğrudan ilaç kullanımı bir "çözüm" gibi görünmeye başlıyor. Burada çok hassas bir çizgi var: Doğru tanı ve doğru takiple ilaç tedavisi, gerçekten etkili bir araç olabilir. Ancak altında yatan nedeni anlamadan, duygusal ihtiyaçları görmeden, yalnızca "odaklanabilsin, dersleri düzelsin" diye aceleci bir kararla başlanan ilaç kullanımı; sorunu çözmek değil, üstünü örtmektir. Ve örtülen her sorun, bir gün daha ağır bir yükle geri döner.
Çocuklarımıza, "Sen olduğun hâlinle yeterli değilsin, değiştirilmen gerekiyor." diyoruz. Bunu en kestirme yoldan yapmak için elimizden gelen her şeyi deniyoruz. Aldığımız tek sorumluluk, projeyi tamamlamak.
Farkında olmadan kuruyoruz o kırgınlıkları, yalnızlıkları. Bazen bir cümleyle. Bazen bir bakışla. Bazen sadece yokluğumuzla.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, dünyada çocuklara ithaf edilmiş tek bayramdır. Bizim zamanımızda dünyanın her yerinden çocuklar gelir, evlerimizde misafir olurdu; dünyadaki tüm çocuklarla birlikte kutlardık. Bugün okullarımızın önünde polis bekledi; neyse ki hiçbir sorun yaşanmadan Ulu Önder Atatürk'ü ve bugünü göremeyen arkadaşlarını anma fırsatı buldular.
Bugün 23 Nisan.
İnsan neşeyle dolardı.